Dizi, Film, Japonca, Okul

Dağınık Yazı [2/??]

Uzun süre bloga yazı yazamadım. Neden yazamadım anlatayım.

Japonca kursunda Japon kültür günü yaptık. Ben erken gidip hazırlıklara yardım ettim. Kedilerin sınıfa girmemesini sağladım ve çöpleri attım. Japonca hocam arkadaşlarını ve kızını getirmişti. Kızı benden mendil isteyince paket mendilimi verdim o da mendili Japon arkadaşına verdi ve bana yeni bir paket mendil aldı. Şaşkınım. Japonlar heralde borçlu olmayı ve yapılan küçük bir iyiliğin altında kalmayı sevmiyorlar.

Gün çok güzel geçti. koto dinledim ve çaldım. Yukata (yaz kimonosu) giydim. Bir sürü fotoğraf çekildim.


Berbat bir final haftası ve finallerden daha da berbat bir sunum haftası geçirdim. Sunum haftam o kadar berbattı ki finallere çalışamadım ve okulu bırakmayı düşündüm. Meslek seçimim doğru mu diye sorguladım.

Aslında Einstein’ın “iki şey sınırsızdır, evren ve aptallık; ve ben evrenden emin değilim.” sözüyle ne kast ettiğini çok iyi anladım ve aptallığın, kendini beğenmişliğin öne çıkmak ve övgü pahasına delirmenin, ki bunlar da aptallığı bir çeşidi bence, ne demek olduğuna birinci gözden şahit oldum. İnsanları idare etmenin sıkıntılı bir iş olduğunu biliyordum, ama yaşayıp tecrübe etmek ve bilmek apayrı şeyler. Grup arkadaşlarımdan biri yeryüzünde tanıdığım ve büyük ihtimalle tanıyacağım en problemli insanlardan biriydi( Allah, özellikle çevresindekilerin, yardımcısı olsun). Sırf hocanın gözüne girmek için tüm sunuyu b%^^ , kendini de rezil etti diyeyim ve geçeyim.

Diğer sunumda iyi geçebilirdi ama nedense o gün youtube çöktü ve google kapandı. Tam sunumun olduğu zaman, sunumla ilgili şarkıyı açacağım zaman başıma bu geldi. Sunumu umarım sahnede bir şeyler sallarken kurtarabilmişimdir. Doğaçlama yapmak zor, inglizce yapmak daha da zor. Telafuz, telafuz… ah telafuz.

Diğer sunumda iyi geçebilirdi ama nedense o gün youtube çöktü ve google kapandı. Tam sunumun olduğu zaman, sunumla ilgili şarkıyı açacağım zaman başıma bu geldi. Sunumu umarım sahnede bir şeyler sallarken kurtarabilmişimdir. Doğaçlama yapmak zor, inglizce yapmak daha da zor. Telafuz, telafuz… ah telafuz.

Derste öğrencilere meyveleri öğretecektim. Mr. Goldenberry’ye merhaba diyin 🙂

Başıma gelen bu sunum-grup ödevi facialarından sonra, öğretmen olunca (tabi olabilirsem, bu gidişle zor) grup ödevi vermemeye karar verdim. Verirsem de küçük gruplarla dikkatli veririm, iş dağılımını iyice sorarım. Bu grup ödevi veren hocamın neden verdiğini anlıyorum. Sınıfta herkese teker teker 40 dk’lık sunum yaptırsa ders işleyemez, süre yetmez, yaptırmak zorunda çünkü pratik bir ders.

Bu arada el kuklası bulmak ne kadar zor birşeymiş. Onlarca kırtasiye ve oyuncakçıya sordum ama pazarda buldum. Pazarlara güvenin. Hayat kurtarıcılar

Finallerde sıkıcıydı. Final işte ne bekliyorsam. Neyseki bittiler. Ama sonuçları beklemek daha da sıkıcı…. Ufff


Kardeşim vesilesi ile netflix’e üye oldum. Ve dizi izlemeye başladım. Uzun süredir izlemiyordum iyi geldi. İlginç filmlerde izledim biraz bahsetmek gerekirse

Mona Lisa Smile, Mona Lisa’nın Gülüşü(2003)
Oyuncu kadrosu harika, Kirsten Dunst, Julie Styles, Ginnifer Goodwin, Maggie Gyllenhall ve bir kaç tanıdık yüz daha

Baş rolünde Julia Roberts’ın olduğu bu filmi verdiği mesajlar açısından çok beğendim. Wellesley isimli özel bir kolejde sanat tarihi öğretmenliği yapmaya başlayan Catherine, ülkenin zirve kız öğrencilerinin gittiği okulun beklediği gibi bir yer olmadığını anlar. Çünkü öğrencilerin amacı yeni bir şeyler yapmak, ülkeyi yönetmektense bu işleri yapacak erkeklerin eşleri olmaktır. Okurken başarılı bir evlilik yapmak, ya da önemli bir yere gelebilecek biriyle nişanlanmak bu okulun başarı kaidesidir.

Filmin feminist mesajlarını hissetmişsinizdir. Hikayedeki öğrencilerden birisi evleniyor ama mutlu olamıyor, çünkü evlenmiş olmak ve ailesini memnun etmek için evleniyor. Diğeri hukuk okumaktansa evlenmeyi tercih ediyor ve bu onun tercihi, zorlama ve baskı yok. Hayatından ve tercihinden memnun, o yüzden başkalarına laf söylemek düşmemeli. Bir başka karakterin kendine güveni az ve bu aşk meşk olaylarında kafası karışıyor ve arkadaşı tarafından yanlış yönlendiriliyor vesaire vesaire. Anlayacağınız güzel bir film. En alıcı sahnesi de bu.

Filmi bir kaç açıdan Ölü Ozanlar Derneği filmine benzettim. İki filmde öğretmenlik, öğrencilik, sistem, toplum, beklentiler ve hayaller, insanlar ve duygular hakkında . Ve iki filmde mesajları sanat yoluyla, görsel ve edebi sanatlarla veriyordu.

Lost in Translation, Bir Konuşabilse… (2003)

Netflix’te gezinirken sırf Japonyada geçtiği için başladığım, biraz yavaş ilerleyen ilginç ve duygusal bir film. Orta yaş krizini ve yetişkinliğe girmenin acılarından bahsediyor(yakında hissedeceğim şeyler galiba). Dillerini konuşamadıkları bir ülkede karşılaşan yeni evli, Harvard mezunu ama kendini boşlukta hisseden bir kızla ( Scarlett Johanssens) ve yaşlı reklam çekimi için Japonyaya gelen bir oyuncu (Bill Murray)’ın arkadaşlığını anlatıyor. Sadece kısa bir süre birlikte oluyorlar, geziyor tozuyorlar ve hayatın farklı kademelerindeler ama yine de birbirlerini anlıyorlar. Sofia Coppalanın ilk filmlerindenmiş, yönetmenliği dışında senaryosunu da kendisi yazmış. Filmin konuşma, çeviri kısımları, özellikle Bill Murray’ın yüz ifadeleri çok güzeldi.

Ayrıca Shawn Mendes’in Lost in Japan şarkısının bu filmden esinlendiğini anlayabilirsiniz.


Midnight Diner: Tokyo Stories (2016-)

Shinya Shokudou isimli mangadan uyarlanan, bölümleri 24 dakika süren, insanın içini ısıtan bir dizi. Bölümlerin birbirinden bağımsız olması nedeniyle diziden ziyade bir antalojiye benzetebilirsiniz. Yukarıda dizi jeneriğini paylaştım, diziyi oldukça iyi özetliyor. Dizide Tokyonun arka sokaklarında, malzemesi olduğu müddetçe müşterilerin istediği yemekleri yapan bir usta ile onun müşterilerinin hayatlarından kesitler anlatılıyor. Her bölümün ismi bir yemek adı. Usta bazen müşterilerine öğütler veriyor ki en sevdiğim kısım orası. Ustanın sigarasını tüttürürken müşterilerini dinlemesine bayılıyorum.

Lucifer (2016-)

İzlemek istediğim ama ertelediğim dizilerden biriydi. Hristiyan inançlarını bir nevi mitolojosini günlük hayata uyarlamış bir dizidir kendisi. Neil Gaiman’ın Sandman çizgi romanında geçen Lucifer karakterinden esinlenilmiş. O Luciferde hristiyanlık inancında geçen gururundan dolayı cehenneme işkenceci ve cezalandırıcı olarak atanan Luciferden esinlenmiş.

Cehennemin baş işkencecisi olan düşmüş melek Lucifer bu işten sıkılır ve baş yardımcısı Maze(Mazikeen) ile Los Angelesta bir bar işletmeye karar verir. İnsanların dileklerini gelecekte geri ödeme koşuluyla gerçekleştirir, keyif çatar. Bir gün barın önünde gerçekleşen bir kaza sebebiyle Detektif Chloe Decker ile karşılaşır ve Chloe onun dikkatini çeker çünkü kadınları etkileme gücü Chloede işe yaramamaktadır ve Chloe neden Lucifere kurşun geçmediğini öğrenmek ister. Olaylar olaylar ve Lucifer Chloe ile beraber çalışan sivil danışman olur ve birlikte Los Angelestaki suçları çözmeye başlarlar. Bu arada Lucifer’in abisi Amenadiel Lucifer cehenneme geri dönmesi konusunda ikna etmeye çalışır.

Diziyi birçok açıdan çok beğendim. Birincisi Tom Ellis oyunculuğu ve aksanı. Sırf konuşması için bile izlenir. Lauren Germanla güzel ikili olmuşlar. İkincisi müzikler ve efektler. Şeytan hakkında yazılmış bu kadar çok şarkı olduğunu bilmiyordum, ve bu şarkının dizide çalmasını çok bekledim umarım ileriki sezonlarda çalar. Üçüncüsü metaforlar, konunun akıcılığı ve işlenişi, renkli karakterler. Özellikle Trixie ve Maze’e hayranım, birde Linda çok tatlı bir karakter olmuş, varlığı hikayeye ilginç bir derinlik katmış. Bu dizide bence her şey tam kıvamında. Ne bölümler uzun ne konuşmalar fazla. Bu tür şeyler dikkatinizi çekiyorsa mutlaka izleyin.


Bu arada Almanca 9’a kadar saymayı öğrenmek istiyorsanız, buyrun harika bir şarkı. Arkadaşım bu şarkıyı bana finalden 10 dakika önce dinletti ama olsun, harika bir şarkı. Almancayı bana sevdirdi ve Almancanın metal müziğe ne kadar çok yakıştığını gösterdi.


Ara güler müzesini ziyaret ettim. Beklediğim gibi değildi. Çocukken babama Ara Gülerin fotoğraflarının olduğu bir jitap hediye gelmişti. Dalinin fotoğrafları, Hindistan gezisinden kalma fotoğraflar, eski İstanbul fotoğrafları vardı kitapta. Bende müzede o fotoğrafları görmeyi umuyordum ama müzede Sabahattin Alinin kızı Filiz Alinin babasının fotoğraflarını ve mektuplarını paylaştığı bir sergi, Göbekli tepe hakkında bir sergi ve yine göbekli tepe hakkında bir sergi vardı. Müzenin küçük olması ve aradığım fotoğrafları görememiş olmam beni üzse de güzel bir yerdi. Ücretsiz olması ve arkadaşlarımla gezmek işin bence en güzel tarafıydı. Bu arada müze yeryüzünde gördüğüm en ilginç tuvalete sahip.


Bu videodan esinlenerek yaptığım bir resim. Sonuç beklediğimden daha tatlı oldu.


Blog yazmak tatmin edici. Tekrar her cuma bir yazı yayınlama alışkanlığıma geri dönücem umarım.

Gelecek cuma ya da daha erkenden buluşmak dileğiyle.

-Alumina

“Dağınık Yazı [2/??]” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s